Ana Sayfa Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Erdal Sarıçam
Erdal Sarıçam

ŞÛLE YÜKSEL ŞENLER

“En büyük arzum, dünyada ve ukbâda lâyık olduğunuz saadete nail olmanızdır.”

Nezaket… Letafet… İncelik… Şûle Yüksel Şenler…

Türkiye’de başörtüsü özgürlüğü adına ortaya koymuş olduğu çabalarla bir döneme adını yazdırmış ve düşüncelerinden dolayı defalarca yargılanmış, hapse mahkûm edilmiş bir gazeteci, yazar ve düşünce insanı…

Zaten bu ülkede yazar olmanın, düşünce insanı olmanın gereğidir (!) bu. Düşünürseniz, bir süre sonra hapishanelerde devam edersiniz düşünmeye…

Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Osman Yüksel, Hüseyin Nihal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Nezihe Muhiddin ve daha niceleri gibi…

Şûle Yüksel Şenler de her türlü bedeli ödemek pahasına düşünmüş ve kararlı duruşundan taviz vermeden bir düşünce insanı olarak fikir dünyamızdaki yerini almıştır. Bu, onun için bir onur…

28 Mayıs 1938 Kayseri… Asıl adı Yüksel… Kadın olduğunun anlaşılması için, sonraları isminin başına “Şûle” yi kendisi koymuştur. Kıbrıs asıllı… Üç kız, üç erkek olmak üzere altı kardeşler. Babası memur. Sosyal demokrat biri…

O anlamda çağdaş, Batılı bir tip… Ve şair ve bestekâr… Annesi ev hanımı… Evlerinde şarkılar, türküler, partiler eksik olmuyor. Fasıl havaları da yakın dostlarla her fırsatta…

Memur olan babasının işi dolayısıyla memleketin birçok yerini gezerler. Şûle Yüksel, altı yaşına kadar Karabük’te kalır.

Sonra babasının İstanbul’a çıkan tayini dolayısıyla İstanbul’a yerleşirler ve oralı olurlar artık.

Küçük yaşlardan itibaren okumaya duyduğu ilgiyle dikkat çeken Şûle Yüksel’in okul macerası ancak ortaokul ikinci sınıfa kadar sürer maalesef. Zira pek sevdiği muhterem annesi rahatsızlanmıştır ve bakımı için fedakâr birine ihtiyaç vardır.

Anneye bakılacak. Bu şerefli görev Şûle Yüksel’in… Olsun… Ama okuldan ne kadar ayrı olsa da onun için okuma aşkı bir kurumla sınırlı değil. Zengin bir kütüphaneleri var. Ve o, bir okuma sevdalısı. Öyle ki, evde bulaşık yıkarken dahi göz ucuyla kitabını takip ediyor.

Ama sadece yerli yazarlar değil. Belli konularda fikirlerini merak ettiği yabancı yazarlar da ilgi alanına giriyor.

Evde geçmek bilmeyen zaman… Üstelik gencecik bir kızcağız… O dönem genç kızlar için çalışmak çok yabancı bir şey. Genellikle evdedirler. Ama Şûle Yüksel çalışmak istiyor. Bir şeyler başarmak, bir şeylere imza atmak…

Bu düşüncelerle birlikte bir terzinin yanında işe başlıyor. Çok maharetli, çok becerikli… Üstelik çabucak da kavrayıveriyor her işi… Bu terzilik tecrübesi, ileride başörtüsüyle tanıştıktan sonra başka dünyaların kapılarını açacaktır ona.

14 yaşına gelen Şûle Yüksel Şenler, artık sürekli okumaktan ziyade, okumayla dolan yüreğini boşaltmak da istemektedir. Öyle ya okumak ve yazmak başa baş koşan doludizgin atlar gibidir. Derken yazar, yazdıkça dolar; doldukça yazar…

Sonra ilk kez “Yelpaze” adlı bir dergide yayınlar yazılarını. Yazı dediğimiz şirin, tatlı mı tatlı kısa öyküler… O dönem kadın yazar yok denecek kadar az. Bu nedenle ilgiyle karşılanır. Yaşı küçük olmasına rağmen attığı bu cesur adım, aslında tohumdur. Kısa sürede tomurcuklanacak bir tohum…

Düşünce yapısının muhafazakâr çizgiye kaymasıyla birlikte çok başka bir hayata merhaba diyen Şûle Yüksel Şenler, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra siyasete adım atar ve Adalet Partisi’ne kaydolur. Partinin gençlik kollarında çalışmaya başlar.

Okudukları yavaş yavaş mükâfatını vermektedir. Bilgiyle ve sorumluluk duygusuyla dolu olan zihnidir belki de onu siyasete zorlayan. O yıllarda bu yaşta, yirmili yaşlarda siyasete ilgi duyan bir genç, büyük alkış alır tabi. Düşünsenize… Üstelik genç bir kız…

Şimdi… Bir abisi var Şûle Yüksel’in… Arkadaş çevresinin etkisiyle dini bir cemaatin sohbetlerine dâhil olmuş biri. Abisini çok seviyor. Vefatına kadar ismini andığında gözlerinin dolması, ağlamaklı olması bundan… Abisi İslami düşünce yapısına sahip… Ailesi ise Batılı bir ruhu taşıyor.

Ama mutlaka bir yerde bir çatışma yaşanacak. Konuşmalar, tartışmalar bir noktaya kadar. Bir gün abisinin evde namaz kılarken görülmesi bardağı taşıran son damla. Kızılca kıyamet… Bunun üzerine ailesiyle anlaşamayacağını anlayan abisi evden ayrılıyor.

Aynı dönemde abisinin ağır bir hastalığa yakalanması ve yaşanan büyük acılar… O sırada kardeşine bir şey öğütlüyor; Şûle Yüksel’e. Said Nursi’nin “Risaleler” adlı eserini okumasını… İlk defa duyduğu bir kitap…

Ama mademki çok sevdiği abisidir tavsiye eden; hiç düşünmeden okur Risaleler’in tamamını.

Ancak okumakla sınırlı kalmaz; sonra da bu kitapların ders olarak işlendiği kadın toplantılarına katılır. Gencecik bir kızdır Şûle Yüksel. 25 yaşında… Hayatı sorgulamaları da aynı yıllar… Hayatı, insanı ve yaşamı… Film gibi bir hayat…

Okumaları ve yazmaları hızlanan Şûle Yüksel’in yazarlık becerisi de belli bir seviyenin üzerindedir artık. Kalemi oldukça sağlam… “Yeni İstanbul” gazetesinin yazarlarından biridir. Gazetenin ağırlığını şuradan anlayabilirsiniz:

Yazarlarından biri Peyami Safa… 1960’ların ortaları… 1965 yılına gelindiğinde, artık tamamen İslami düşünceye sahip bir aydındır Şûle Yüksel Şenler… Duyguları, düşünceleri, zihin çizgisi belli bir olgunluğa erişmiştir.

Ne olduğunu ve ne istediği bilmektedir. Üstelik düşünceleriyle giyiminin örtüşmediğini görmüş ve tesettüre de girmiştir.

Aynı dönem bir şeyin eksikliğinin farkına varır Şûle Yüksel…

İslami birçok toplantı, program, konferans icra edilmekte ancak kadının giyimi konusuna hiçbir şekilde temas edilmemektedir. Neden? Neden kimse Müslüman kadının giyimi üzerine konuşmuyor? Buna dair bir şeyler yapmalı…

Düşünür ve konuyu medyaya taşımaya karar verir. Abisi, genç gazeteci Mehmet Şevket Eygi’nin dostu… Önce “İslam Kadınına Hitap” adlı bir yazı kaleme alır. Sonra Eygi’nin sahibi olduğu “İstiklal” gazetesinde bu yazıyı yayınlatır.

Yazı, ilk sayfada büyük puntolarla yayınlanmış ve örtünme meselesini konu almıştır. Yalnız burada bir sıkıntı var. Yazıda kullanılan görseller oldukça talihsiz…

Kara çarşaflı, peçeli, cilbablı kadın fotoğrafları… Sanki Şûle Yüksel, kadınlardan bu şekilde örtünmelerini istiyormuş gibi.

Çok canı sıkılır bu duruma. Tamam… Yazı yayınlanmıştır fakat istediği gibi değil. Tabi iş bu can sıkıntısıyla sınırlı kalmaz. “Türk Kadınlar Birliği” bu yazı ve fotoğraflardan dolayı Şûle Yüksel hakkında dava açar.

Her ne kadar savcının iyi niyetine bağlı olarak beraat etse de aslında bu dava iki sonucu doğurur.

1) Şûle Yüksel belli bir kesimin hedefi olmuştur.

2) Tanınan bir isim haline gelmiştir.

Bu olaydan sonra durmaz Şûle Yüksel Şenler. İnandığı bir dava vardır artık. Müslüman Kadının Kimlik Buhranı… Tesettür ve örtünmek… Kadın hakları ve bu uğurda ortaya konan bir mücadele… Anadolu’da verilen kıyasıya mücadele…

Konferanslar, köşe yazıları, eğitim seminerleri derken, onun örtünme şeklini örnek alan genç kızların sayısı hızla artmaya başlar.

1967’de “Bugün” adlı gazetede, iyi bir terzi olan Şûle Yüksel’in hazırladığı başörtüsü ve pardösü modelleri yayınlanır. Öyle ya, amaç gençleri örtünmeye teşvik etmek.

Bunun için de onların sevebileceği modellerin üretilmesi lazım. Seri üretim yapan markalar yok henüz. İş başa düşmüştür. Sorun değil.

Gazetede yayınlanan örneklere göre, ellerde dikilir bu yeni tarz örtünme modeli. Bugün adına “türban” denilen giysi de o dönemlerden…

Şûle Yüksel Şenler, Anadolu’da bir markaya dönüşmüştür artık. Her geçen gün daha fazla okunmakta, yazdığı gazetenin satış rakamları git gide yukarılara tırmanmakta ve iyiden iyiye bir idole dönüşmektedir.

Şûle Yüksel Şenler, 32 yaşında tiyatrocu Abdullah Kars ile evlenir. Ancak bu mutlu başlayan evlilik 5 yıl kadar sürer. Bu arada “İdealist Hanımlar” derneğini kurar ve derneğin manevi başkanı seçilir. O dönem derneğin birçok müdavimi vardır.

Müdavimlerinden biri de Emine Gülbaran isimli bir hanım… Emine Gülbaran, yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı olacak olan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’dır.

Bu arada Emine Hanım ile Tayyip Bey’in evliliklerinin mimarının Şûle Yüksel Şenler olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Sonra bir şey olur. Bir kız, Hatice Babacan adlı bir öğrenci bu şekilde, yani türbanlı bir şekilde üniversiteye gitmek ister. Gider de… Yeni tarz örtünme modeliyle okula gider ve derse bu kılıkla katılır. Hiç alışık olunmayan bir şey.

Örtünen kızların sayısı her geçen gün artsa da üniversitelerde yoktur pek. Peki, nasıl olacak? Tabi ki yasaklanacak. Hatice Babacan bu şekilde derse kabul edilmez ve sınıftan çıkarılır. Olay kısa sürede duyulur. Türban, artık İslami inancın bir sembolüdür.

Türbana yapılan bu haksızlık, İslam’a yapılmış sayılır ve bütün üniversitelerde buna dair tepkiler başlar. Bir taraftan okullara türbanlı girmek isteyen öğrenciler, diğer taraftan bunu “çağdışılık” kabul edip karşı duran öğrenci ve devlet anlayışı…

Olayların hızla büyümesi üzerine dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay bir açıklama yapar. 1971…

Sokaktaki kapalı hanımların öncüleri cezalarını göreceklerdir!” Sunay’ın bu tehdidine bir açık mektupla karşılık veren Şûle Yüksel Şenler, Cevdet Sunay’dan Allah’tan ve milletten özür dilemesini ister.

Bu talep, Şenler’in çalıştığı gazeteden atılmasıyla ve 9 ay hapis cezasına çarptırılmasıyla karşılık bulur.

Şûle Yüksel Şenler azimli, kararlı ve inançlı bir kadındır. Öyle birkaç aylık hapis cezasıyla inancından geri dönecek değil. Dönmez tabi… Hapiste 2 ay kaldıktan sonra Cevdet Sunay’ın kendisini affettiği haberi ulaşır. Ancak Şûle Yüksel, bu af teklifini şiddetle reddeder ve cezasını tamamlar.

Hapisten çıktıktan sonra daha bir heyecanlıdır. Ülkeyi bir baştan bir başa dolaşarak kadının örtünmesiyle ilgili konferanslar verir.

Her konferansı tıklım tıklımdır. Müthiş bir coşkuyla karşılanır gittiği yerlerde. Bitmek bilmeyen bir enerjiyle şehir şehir dolaşan Şûle Yüksel hakkında, yığınla dava da açılmaya başlanmıştır tabi.

O dönem yazdığı “Hürses”, “Yeni İstiklal” ve “Bab-ı Ali’de Sabah” gibi gazetelerde kadın sayfaları yapmakta, kadının kutsal kimliğine ilişkin makalelerini bu sayfada yayınlamaktadır.

Şûle Yüksel’i kariyerinin zirvesine taşıyacak romanı olan “Huzur Sokağı” da o çileli yılların ürünü… Birbirinden saygın birçok romana imza atan Şûle Yüksel’in “Huzur Sokağı” adlı eseri, çok az edebiyatçıya nasip olacak baskı ve satış rakamlarına ulaşır!

Hatta roman “Birleşen Yollar” adı altında sinemaya da uyarlanır. İzzet Günay ile Türkan Şoray’ın usta oyunculuğuyla…

Bu inanılması güç aziz ve kararlılık hız kesmeden 1980’e kadar devam eder. 1980 feci bir yıl… Askeri darbe… Birçok aydınla birlikte Şûle Yüksel Şenler de üstüne düşen cezayı alır tabi. Ancak dünyanın neresinde, bir fikir işçisinin hapisle, tehditle, cezayla yolundan döndüğü görülmüştür ki? Görülmemiştir.

İnancı uğruna ortaya koyduğu örnek duruşu ve tavizsiz mücadelesiyle büyük kitleleri etkisi altına almış olan Şûle Yüksel Şenler, Huzur Sokağı’ndan başka daha birçok esere de imza atmıştır.

Gençliğin Istırabı”, “Hidayet”, “Bize Ne Oldu”, “İslam’da ve Günümüzde Kadın”, “Uygarlığın Gözyaşları”, “Kız ve Çiçek”, “Her Şey İslam İçin” adlı romanlar, Şûle Yüksel Şenler imzasını taşıyan eserlerden bazıları…

Eserleriyle sayısız gencin ufkunu açan, kadın kimliğini en aşağılardan alıp en üst seviyelere çıkaran, düşünce ve edebiyat dünyamızın bu çok önemli ismi, ilerlemiş yaşına ve hasta haline rağmen gençlerle bir araya gelmekten, onlara bilgi ve birikimleriyle yol göstermekten geri durmaz.

Onun bu gönülden mücadelesi, ilkeli duruşu ve hiç sarsılmayan kararlılığı 28 Ağustos 2019’daki vefatına kadar devam eder.

 

 

YORUMLAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir