DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 3616720,30%
Antalya
30°

AÇIK

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

EROL ÇEVİKÇE

EROL ÇEVİKÇE

23 Mayıs 2022 Pazartesi

Yaşayan Atatürk

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Artık her yıl 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Atatürk’ü daha çok arıyoruz. Saplantı ve sapkınlıkların esiri olmayanların, daha Samsun’dan Anadolu’ya ayağını bastığında aklındaki temel amacının “Yurtta sulh, Cihanda sulh” olduğunu görmeleri gerekir.

“Görmeleri” derken asıl, başta sömürüden vaz geçmeyen İrikıyım ülkeler olmak üzere bir yolunu bulup halklarının başına geçen kendini “vazgeçilmez, seçeneksiz ve tek adam” sanan politikacıları kastediyorum.

“Eğer devamlı sulh isteniyorsa, kütlelerin vaziyetlerini iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir”.

Atatürk bu sözü 1935’te söylemiş. Daha ikinci Dünya Savaşı henüz ortada yok. Keşke 87 yıl önceki bu söz başta Ankara olmak üzere, ilgili Başkentlerde, “BİRİLERİNİN” başucunda uyandırıcı alarm sesi olsaydı! Nerede!..

Asya’da, Afrika’ya tırmanan din, ırk ve mezhep terörü, Ortadoğu’da yıllardır akan kan, Avrupa’ya ulaşan tanklı-toplu savaşların arkasında, yığınların AŞ-İŞ derdi-çilesi var olmaya devam ediyor.

Savaşların ve terörün yok edilmesi için her ülkenin kendi içinde ve ülkeler arasındaki gelirin bölüşümünün, adalet duygularını dindirecek ölçüde gelişmesi gerekirdi. Hiç öyle olmadı.

TÜİK’in Türkiye’mizde, Birleşmiş Milletlerin dünyada açıkladığı son bilgilere göre, gelir dağılımındaki adaletsizlik her yıl gittikçe artmaktadır. Ülkemizde özellikle son beş yılda hızla düşen reel gelirler sonucu, açlık ve yoksulluğun dayanılmaz hale geldiğini resmi istatistikler gösteriyor. 

Ayrılıkçı terörün bu nedenden dolay kitleler üzerinde propaganda baskısını artırdığını, etnik farklılığı bu gerekçeye dayandırarak istismar ettiğini gizli kamu raporları göstermişti. Güney sınırlarımızı yangına çeviren ve milyonlarca insanı göçe zorlayan nedenlerin başında bu var.

Yıllar önce, Suudi Arabistan eski İstihbarat Örgütü Başkanı bir Prens BBC’de konuşurken, “El Kaide’nin örgütlenme nedeni olarak ilk amacının, açlık ve baskıyı ortadan kaldırmak” olduğunu, Bin Ladin’in kendisine söylediğini açıklamıştı. Hatta “bu amacın, Kuran’ın (İslamiyet’in) asıl emri” olduğunu, bunun için “önce Afganistan’da eylemelere girişme” fikrini kendisine açtığını söyleyen Suudi Prens, haklı gerekçesi nedeni ile o günlerde “Bin Ladin’i desteklediklerini” de açığa vurmuştu.

İsrail, o kurak ve yoksul bölgede zenginleşirken, beraberinde Filistinlileri de yok saymasa ve batıdan aldığı yardım ve destek ile sağladığı ekonomik gelişmeyi o topraklarda beraber yaşadığı Araplarla paylaşabilse idi, bölge bugün kin-kan değil, barış bölgesi olabilirdi.

Benzer durum, Afrika’da, Asya’da daha da acı. Dünya Bankası’nın bir araştırmasına göre, 20 en fakir ülkenin ortalama fert başına milli geliri 1960-62 yıllarında 200 Dolar iken, 2000-02’de 250 Dolara ve 2016’da 515 ve 2020’de 740 Dolara çıkmış. Yani 60 yılda ancak 540 Dolar artabilmiş. En zengin 20 ülkede ayni süre içindeki artış ise, 45.000 dolar dolayında.

Oysa her terör patlamasından sonra “yarın sıra kimde” korkusu ile bir araya gelen Büyük Devlet Adamı geçinenler, yalnızca daha çok askerî ve polisiye önlemleri artırmaya, silah tüccarlarının servetine servet katmaya devam ettiler ve ediyorlar.

Topla-tüfekle-süngüyle Kurtuluş Savaşı kazanmış Asker Mustafa Kemal, kalıcı barışın ancak dünyada açlığın elbirliği ile ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunu 87 yıl önce söylüyor ama… Anlaşılıyor ki, geçmişin gerçeğini bilmeyen ve kendini vazgeçilmez, seçeneksiz sanan Tek Adamların, Mustafa Kemal Atatürk’ü duymalarını beklemek boşunadır.

Yine de bu yıl 19 Mayıs’ta genç kuşaklarımızın gösterdiği yükselen görkemli heyecan ve paylaşım, ülkemizin geleceği açısından ulusa gurur ve övünç vermiştir.

Devamını Oku

Sandıktan geldiler, Sandıkta gidecekler

0

BEĞENDİM

ABONE OL

AKP’li Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı olup, İslamcı siyasetin (Ümmetin) önderliğine soyunana dek, Türkiye’de politika çoklukla Aş-İş yani ekonomik ve sosyal sorunlar üzerinden yapılırdı. 

Bugün artık partiler değil, lider geçinenler (özellikle R.T. Erdoğan ile karşısındaki?) arasındaki gündeme, halkın asıl derdi pahalılık ve işsizlik yerine, sür-gir hale gelen sandık kavgası hâkim olmuş durumda. Bunu R.T. Erdoğan’ın kasıtlı ve planlı olarak başlattığı, tırmandırdığı ve sürdürdüğü, içerde dışarda sağduyulu herkesçe görüldü.

Onun artık tek amacı var; Ne pahasına olursa olsun, AK Sarayda Tek Adam kalmak.  -Ne pahasına- dememin nedeni, kendince Vazgeçilmezliğini borçlu olduğu sandıktan bir daha çıkamayacağı korkusuna kapılmış durumda.

Başından beri demokrasiyi “sadece sandık” bildiğinden, 1997’deki Milli Görüşçü Başbakan Necmettin Erbakan’ın da imzaladığı, aslında Fethullah Gülen Hizmet Hareketinin laiklik karşıtı eylemlerine karşı olan Milli Güvenlik Kurulu kararlarını, hedefi yolunda engel olacağı için istismar konusu yaptı. 

2003’de yasaklılığı kalkıp ta Başbakan olduktan sonra her seçimde kendi deyişi ile “kan kusup, kızılcık şurubu” içerek oyunu artırmak için başta ABD, AB olmak üzere, devletin güç mevzilerine karşı ödün vermeyi becerdi ve takiyenin alasını yaptı. 2010 Anayasa değişikliği ile askeri ve yargısal vesayeti kendi eline alınca da, rahatladı ve “asil hedefimiz, dindar nesil yetiştirmektir” dedi.

Bu savını, aldığı yarı seçmen oyuna bağlayarak, “egemenlik hakkı bende” dercesine muhalefet partilerinin liderleri dahil olmak üzere karşıtlarıyla, inanç ve tinsel düşünce temelinde savaşımı tırmandırdı.  Bu tırmanışa karşın 2021’in ikinci yarısına kadar seçmen, Aş ve İş konusunda Tek Adama desteğini göreceli de olsa sürdürdü.

Ne var ki, son bir yılda arka kapısından boşaltılan Hazine ve pul olan Türk Lirası yüzünden seçmenin gözü fal taşı gibi açılmış durumda. AK Saray çoğu yar ve yaranlara dönük yapılan savurganlığın önünü almak için dönüp aynaya bakacağına,  Arap Şeyhlerine “ne isterlerse vererek” sandıktan son defa çıkma hırsı ile seçmeni olmayacak vaatlerle elinde tutmaya çalışıyor. 15 yaşımda muhasebeci çıraklığı ile iktisat öğrenmeye başladım. Fakültesinde okudum, kurulduğu yıllarda Devlet Planlamada öğrenimimi uygulamalı olarak sürdürdüm. Bilgi ve birikimimi lisansüstü eğitimle artırmak için çaba gösterdim.

Donamımı, politika yoluyla da hizmete aktarmaya çalıştım. Türkiye’min ekonomik kalkınması için özellikle kamu maliyesi ve hazinesinin üstlendiği olağanüstü önemli görevlerin yanında ve içinde deneyim elde ettim. Ekonomist olarak bu yetmiş yıl içinde öğrendiğim ve hangi sistemde olursa olsun bir ülkeyi (firmayı) yönetenlerin kesinlikle bilmesi (aklının özümsemesi) gereken ESAS*, ekonominin temelinde “aritmetik hesap dengesi” yattığıdır.

Yaşamın ve bilimin öğrettiği bu esasa muhasebe diliyle şöyle denir; “Masadan çıkan Kasaya, Kasadan çıkan Masaya”. Açılımı, ekonominin “Gelir-Gider, Yatırım-Tasarruf, Alacak-Verecek” hesabı tutacak ve iki çizikle bağlanacak.  Yoksa tutturamayıp, bilinçaltındaki tinsel ezberinize ya da sınama-yanılmaya, ‘ben bilirim diyerek’ uydurmaya ya da gözlerinizdeki ışığa dayanarak tutturmaya kalkarsanız, ekonomiyi çözümsüzlüğe, halkı da bu günlere getirirsiniz.

Ancak bilesiniz, yakın geçmişte hem de Avrupa’da sandıktan gelse de, böyle yapan hiçbir Tek Adam sarayında (postunda) kalamadı. Dileriz, laik demokratik cumhuriyetimizde gidişleri onlar gibi olmaz, sandıktan gelen sandıkta gider…

 (*) Esas (TDK): Bir şeyin özünü oluşturan ana öge, temel. Bir iş veya sözde doğru biçim. Ana, temel olarak alınan. Ana düşünce.

Devamını Oku

Kalan Hiç Görülmedi

Kalan Hiç Görülmedi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1973’deki Petrol krizini OPEC’in (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) başındaki Suudiler başlattı. O günden beri Türkiye’miz, ekonomik kalkınma (sanayileşme) açısındanpetrol fiyatlarının olumsuz etkisini en şiddetli yaşayan bir ülkedir.

24 Ocak 1979’da hala tartışılan devalüasyon ve liberalleşme kararını alan Başbakan Süleyman Demirel’in şu sözü hiç unutulmamıştır, “70 Sente muhtacız”.

Devlet Planlamada göreve başladığımdan beri benim de kalkınmamızın önünde her zaman (bu gün de) birincil sorun olarak gördüğüm etken, döviz dar boğazıdır. Onunda temelinde petrol fiyatları yatar.

2001 krizi patladığında petrol fiyatlarına bağlı döviz gereksinimimiz yüzünden enflasyon tırmanmış. Dolaysıyla devalüasyona zorlanmış. Ve bir kez daha IMF’ye muhtaç duruma düşmüştük.

O krize gelişte çeyrek yüzyıl hiç iktidarda (sorumlu) olmadığı halde 2002 seçimini yitirme pahasına Başbakan Bülent Ecevit, başta Merkez Bankası olmak üzere, mali yapıya ait kurumların, politikadan bağımsız görev yapabilmesini sağlayan bir dizi yasal ve yönetsel kararları almıştır.

Diğer ekonomik ve idari önlemlerle ile birlikte başlatılan istikrar politikası, Nas temelli İktisatçı(!) R.T Erdoğan’a rağmen 2008’e dek göreceli de olsa sürdürüldü.

Ama inkâr etseler de, 2002’de hükümeti AKP’ye devrederkenönceki her partiden Hükümetlerin (Başbakanların),, başta enerji olmak üzere, kara-deniz-hava ulaşımı, tarım ve sanayi sektörlerinde yapılan yatırım ve sağlanan üretim kapasitesi bakımından laik demokratik Türkiye Cumhuriyetini, gelişmiş yirmi ülke arasına yükselttikleri belgesel bir gerçektir.

Bu gerçeğe karşın, AK Sarayda Partili Cumhurbaşkanı olmaya azmetmiş bir Zat-ı Şahane, Ümmetin Başı olmak uğruna halkın ve ülkenin Aş ve İş derdine geçerli ve gerçekçi çözüm bulmak yerine, Türkiye Cumhuriyeti Devletini sonunda tarihinde hiç görülmedik bir batışın eşiğine getirmiş oldu.

O kadar ki, kendisinin artık “erişilmez güç” olduğuna inandığı 2019 yerel seçiminde bile uyanmadı! Özellikle İstanbul’da “kimsin sen ya” dediği bir Genç Adamın aldığı sonuca karşın, “sandıkta” yenildiği gerçeğini kabullenemediği gibi, Tek Adamlığını ispat için hırs-hiddet ve inatla yoluna devam etti.

Ta ki, 2021’de bir sabah kendi kasası durumuna soktuğu Merkez Bankasının kasasının bomboş olduğu gün gibi ortaya çıkana kadar! Suçu üzerinden atmak için de Emrindekileri yemeye başladı.

Ama iş işten geçmiş, elindeki iplerin hemen tamamı, görünürde Arap Kardeşlerinin ama aslında tarih boyu Arapları kullanan küresel sermayenin eline geçmişti artık…

Ettiği onca lâfı yiyerek Suudi Kralını kucaklarken de aklındakinin-fikrindekinin, kendi geleceğini korumak-kurtarmak olduğu yüzünden okunuyordu. Dahası, epeydir gevelediği sözlerinden anlaşılan; Demokrasiyi sadece sandık sandığı seçimi -ne zaman yaparsa yapsın- yitireceği korkusuna kapılmış durumda.

Ne yapıp, yapıp sandıktan yine çıkmak hesabı-planı yalnız beynini değil, vücudunu sarmış gözüküyor. Ankara’da, “hesap tutmazsa Partili Cumhurbaşkanlığı sistemine dayanarak, yetki sınırsızlığının(!) seçimi erteleyemeye kadar varacağı” fısıltıları dolaşıyor.

Anımsatalım; Yakın tarih, bir yolunu(!) bulup zirveye çıkmış çok Tek Adam gördü ama sonsuza dek zirvede Kalan’ını hiç görmedi.

Devamını Oku

Dünden Bu Güne İnsan (SEÇMEN)

Dünden Bu Güne İnsan (SEÇMEN)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

AKP’nin MV Aday Adayı yandaş Hâkimin oyu ile yok edilen adalet adına Fatih Altaylı’nın tepkisi çok yerindeydi ve sertti. Ortalama seçmen kitlesinin halini(!) göstermesi bakımından Altaylı’nın bu yazısına karşı sosyal medyadaki yoğun küfür ve tehdit dolu yanıtları ise çok manidar ve tehlikeli buldum.

Artık, demokratik kurum ve kuralların olmadığı ve laik cumhuriyet karşıtı bir darbe süreci yaşadığımızı kimse yadsıyamaz.

Yine de halkın hakka dönük sağduyulu bilincine güvenimden dolayı, Adil Korkut’un bir süre önceki yazısını yinelemekten vaz geçmiştim ki, “Adaletin mülkün temeli olmaktan tümüyle çıktığını” belgeleyen bu son olay, o yazıyı bir kez daha yayınlamama beni zorladı.

Yaşananları doğruladığı için A. Korkut’un saptamalarına geçmeden başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum; Kitlesel Anadolu insanının göstergesi olan Amasya’mızda tanıdık bir iş yerindeyim; Genç bir nişanlı çift yeni evleri için eşya bakmaya geldiler. Babaları yaşında olduğum için övme niyetiyle, “birbirinize çok yakışmışsınız, aferin oğlum, nerden buldun bu güzel kızımızı” dedim. Yanıtı gayet ciddiyetle, “Allah-u Teâlâ’dan” oldu.

Ben de, 1977 seçiminde yüzde 52 oyla seçildiğim Amasya’mızda, AKP geldiğinden beri partimin oyunun yüzde 20’nin altına düştüğü ve aydınlık karşıtı oyların yüzde 70’i bulduğu gerçeğine karşı duyduğum sorumluluğun etkisiyle, yirmi yaşlarındaki gence, “Allah-hu Teâlâ ne zamandır bu işlere karışıyor?” demez olaydım! Boğazıma sarıldı..

Şimdi geçelim Adil Korkut’a:

Osmanlı feodalizminin biçimlendirdiği insanımız, Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki kısa süreyi saymazsak, 1500’lü yıllardan bu yana ayni toplumsal/siyasal kültürle bilinçleniyor. (Bilinci, içselleştirilmiş bilgi ve deneyim olarak ele aldığımı belirtmeliyim)

İnsan, iç dünyasına bakan bir canlıdır ve diğer hayvanlardan bu yönüyle de ayrılır. Kendi dışındaki gelişmelere bakarken, iç dünyasına döner ve kendine bakar. Karşılık bulmadıklarını görmez, umursamaz.

Yönetenler onu kullanıyor, sömürüyor, eziyor, insan yerine koymuyordur ama… İnsan iç dünyasında yılların birikimiyle yerleşmiş din, gelenek, alışkanlıklar vs. gibi değerlerine baktığında gördüğü sudur:

“Başımızdaki insanlar bir şeyi yapıyorsa, mutlaka bir bildikleri vardır!”

“Müslüman adam asla kötülük yapmaz!”

“Kapıya kadar her türlü yardım malzemesi getirenler hayırseverdir ve bir hayırsever dünya nimetlerine tenezzül etse de, mazurdur”

Böyle bir bilince sahip insana, yolsuzluk haberleri ne kadar etki eder?

Böyle bir bilince sahip insanı, haksızlık-hukuksuzluk haberleri ne kadar etkiler?

Bakmaz bile ki, görebilsin… Gözünün içine soksanız, sizi kendi iç dünyasındaki kimlikle bağdaştıramadığı için, diyeceği şu olur: “Ben kendimden olana bakar, kendimi onda görürüm, siz bana yabansınız”.

Onu uykusundan uyandıracak en gerçekçi, en somut gelişmeler bile, “ha” deyince sonuç getirmez.

İnsanın iç hesaplaşması asla kolay gerçekleşebilen bir değişim değildir.

Ancak bencilce dikkat ettiği şeyler zihnini biçimlendirir, seçici ilgi olmasa deneyim bir karmaşadan başka bir şey olmazdı. Zihin, insan için çok önemlidir. Onu, kendi dış dünyasından seçtiği bilgilerle oluşturur.

Örneğin Anadolulu kitlesel seçmenin zihninde “solculuk” ahlaksızlıktır, dinsizliktir, hatta teröristtir, kilitleyicidir… İnsanımızın büyük bir çoğunluğunun siyasal yelpazede kendini “sağcı” görmesi, sosyo-ekonomik anlamdaki kâr peşinde koşan “anamalcılık” ile tanımlanamaz.

Bazı insanlarımız kendi iç dünyasında kendini ‘Türk olarak biliyor. Ayni iç dünyada Osmanlılık da yaşayabildiği için, bu insanlarımıza göre Osmanlı da ‘Türk’tür. Anadolu’da, Osmanlı değil de Karamanoğlu egemenliğinde yüzyıllar geçirilseydi, bugün ayni çelişkileri yaşamayabilirdik.

Türk kavramı üzerinde yapılan tartışmalarda, işte bu birbiriyle örtüşmeyen yüzlerce yıllık bilincin etkisi vardır. Müslümanlık da öyledir! Orta Asya’dan Anadolu’ya gelenlerde, Şaman geçmişle harmanlanmış Şia Müslümanlığı iç dünyaları bilinçlendiriyordu.

Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Ahi Evran, Nasreddin Hoca, Hacıbektaş, Karacaoğlan… Bu süreç, ‘13. Yüzyıl Aydınlanması’ ile doruğa ulaştı. Saltanatın ganimet sömürgeciliğine geçişi ve türlü yozlaştırmalarına karşın, Yavuz Selim Abbasi Halifesinden Sünni Halifeliği alıncaya kadar sürdü bu kültür-inanç sentezi.

Bugün eğer eline-beline-diline sahip olmayan, Edebali’nin bile sözlerini tınmayan bir ahlak yapımız varsa, sebebi iç dünyamızın çok uzun yıllar içinde bilinçlenmesindendir.

Ben, Adil Korkut’un tarihî gelişim sürecindeki bu denemesini, Partili Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın yirmi yıldır (hatta 1994 İstanbul Belediye Başkanlığından beri) nasıl olup ta sandıktan çıkabildiğini, göreceli de olsa hala açıklar nitelikte görüyorum.

Ancak 21. Yüz yılın başından bu yana bütün dünyada olduğu gibi halkların (insanın) değişim süreci o denli hızlandı ki, Egeden (Batıdan) özellikle İstanbul başta, yerel seçimlerde başlayan uyanış ve AK Saraya karşı başkaldırı, Anadolu insanımızın ilk seçimde Tek Adam R.T. Erdoğan’ı sandıkta alaşağı edebileceğini gösteriyor artık.

Yeter ki ana Muhalefet, hem ülkenin hem de seçmenin gerçek sorunlarını (batık durumunu), ittifaka ortak aday bularak (ya da olarak) ve halk yardakçılığına dayalı söylemlerle yenebileceği (sandıktan çıkabileceği) yanlışından, hafifliğinden ve sorumsuzluğundan bir an önce vaz geçsin…

Ramazan ve Emek Bayramınızı kutlar esenlikler dilerim E.Ç.

Devamını Oku

Erişilmez Gücün Sonu

Erişilmez Gücün Sonu
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Recep Tayyip Erdoğan, Erbakan Hoca’nın elinden milli görüş teşkilatını alıp AKP’yi kurarken kader birliği ettiği ilk dört Kardeşini silkeleyip atalı epeyi yıl oldu.

Anımsayalım: Önce 2007 seçimine giderken Abdüllatif Şener, -özelleştirmelerde yakınlarını kayırmasına- karşı çıktığı için dışlandı ve savruldu gitti. Arkasından Mehmet Ali Şahin önemsizleştirildi ve kenara itildi. Hadi diyelim, “onlar zaten, diğer ikisi kadar lüzumlu ve değerli değillerdi”.

Demokrasi onun için amaç değil araç iken, asıl hedefi yolunda, birlikte “kan kusup kızılcık şurubu içtim” dediği Abdullah Gül ve Bülent Arınç’a çok ihtiyacı vardı. Vesayeti askerden kendi eline alıp, yargıyı sindirdiğinde, artık hedefine tek başına yürüyebilirdi!

O nedenle sırada Suriye ve Mısır başta, dış politikada ayak bağı gördüğü Cumhurbaşkanı Gül vardı. Gezi olaylarında, “demokrasi sadece sandık değildir” dediğinde Abdullah kardeşi, zaten yok sayılmayı hak etmişti!

Uğrunda seller gibi gözyaşı döken Bülent Arınç’ın, -Gezinin çapulcularıyla- görüşmesi suyunu ısıttı. Derken, arkasından gelen dershaneler çıkışı, Arınç’ın da defterini dürdü.

Onlardan sonra, IMF’ye ihtiyacı olduğu için yanına aldığı Ali Babacan’ı ve sözünden çıkmaz diye hem patisine genel başkan hem de başbakan yaptığı Ahmet Davutoğlu’nu da (işleri bitince) fırlatıp attı.

Artık sözde inanç bağlılıkları ama aslında tamamen maddi çıkarları için kendisine tapan akraba ve tarikat taifesi ile Tek Adamlığını (Hilafetini) sürdüreceğine inanmıştı… Ki evrensel ve küresel olaylar gerçeğin öyle olmadığını çok kısa zamanda gösterdi.

Ne var ki, bilinçaltındaki ezberinin ve bilinç üstündeki hırs-kin-şöhret gibi menfi duygularının, o gerçekleri göremeyecek kadar esiri olmuştu. O denli hak, hukuk, örf, adet çiğnemişti ki, geri dönüş onun için artık, adeta zifiri karanlıktı…

Bütün bunlar bana, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in, 1982’de yazdığı “Yüzyıllık Yalnızlık” romanından bir bölümü bir kez daha okumama ve paylaşmama neden oldu.

“Albay Aureliano Buendia, öfkelendiğini hiç belli etmedi ama öfkesi ancak muhafızları evi yağmalayıp bir kül yığını haline getirdikten sonra yatıştı. Albay Marquez ‘yüreğini kolla, Aureliano,’ dedi, ‘ölmeden çürüyorsun’. Albay Aureliano Buendia, o günlerde, ileri gelen asi komutanları ikinci kez toplantıya çağırdı. Bu toplantıda her çeşit insan vardı; ülkücüler, gözünü hırs bürüyenler, serüven arayanlar, toplumla bağdaşamayanlar, adi suçlular bile geldi. Diğer yargılarındaki ayrımlar yüzünden bir iç patlamanın eşiğine sürüklenen bu her boyadan boyalı toplulukta, bir tek otorite sivriliyordu; General Teofilo Vargas. General, Tanrı’nın kendisine ödevler verdiğini çevresindekilere yutturan, düzenbaz, saf kan bir Kızılderili idi. Albay Aureliano Buendia, subaylarına ‘Gözümüzü üzerinden eksik etmememiz gereken vahşi bir hayvan bu’ dedi. Bunun üzerine her zaman çekingenliği ile tanınan genç bir yüzbaşı ürke, ürke parmağını kaldırdı. ‘Kolayı var, albayım’ dedi. ‘Bu adamı öldürelim’.

Albay Aureliano Buendia, önerinin soğukluğuna şaşırmadı da, bir saniye farkla kendisinden önce davranmış olmasına içerledi. ‘Böyle bir emir vermemi beklemeyin’ dedi. Doğrusu istenirse, böyle bir emir de vermedi. Ne var ki, iki hafta sonra pusuya düşen General Teofilo Vargas kamış baltalarıyla paramparça edildi ve Albay Aureliano Buendia başkomutanlığı üstlendi. Bütün asi komutanların kendisini başkomutan olarak tanıdığı gece, Albay Aureliano Buendia uykusundan korkuyla fırladı, bir battaniye istedi. Bu üşüme yüzünden birkaç ay uyuyamadı; sonra üşüme alışkanlık haline geldi. İktidar sarhoşluğu, tedirginlik dalgalarıyla dağılmaya başladı. Aureliano, belki üşümesine iyi gelir diye, General Teofilo Vargas’ın öldürülmesini öneren genç subayı kurşuna dizdirtti. Aureliano’nun emirleri, daha ağzından çıkmadan, kendisinin göze alamayacağı aşırılıklara vardırılıyordu. Albay Aureliano Buendia, erişilmez gücün yalnızlığına battı…”

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.