DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 3637380,94%
Antalya
30°

AÇIK

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

EKREM ERGÜDER

EKREM ERGÜDER

14 Mayıs 2022 Cumartesi

1453 Numaralı Oda

1453 Numaralı Oda
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Cumhurbaşkanı Erdoğan, nisan ayının son haftası, beraberinde bazı bakanlar ve Milli İstihbarat Teşkilatı başkanı ile birlikte Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Cidde’de kaldığı oteldeki oda numarasının 1453 olması Suudi yöneticiler tarafından yapılan incelikli bir jest olarak yorumlandı. Bu jestin arkasında Aya Sofya’nın yıllar sonra tekrar ibadete açılmasına gösterilen hassasiyetin olduğunu zannediyorum. Böyle bir atıf olmasa bile Erdoğan için seçilmiş olan oda numarası oldukça manidar. Ayrıca cumhurbaşkanımızın geleceği gün Cidde sokaklarının Türk bayraklarıyla donatılması da anlamlı bir dostluk mesajıydı.

Arap ülkeleriyle yakınlaşma ve işbirliğinin artırılmasının, iç politikada çeşitli şekillerde tezahür eden muhalif tepkilere malzeme yapıldığının elbette farkındayız. Araplar ve Arapça söz konusu olduğunda Araplaşıyoruz kaygısıyla tepkiselleşenleri görüyoruz.

Küresel sistem Müslümanların “çeşitli vesilelerle” birbirinden nefret etmesini, hatta birbirleriyle savaşmasını istiyor. Aslına bakarsanız sadece Müslümanlar için üretilmiş bir politika değildi bu. Balkanlar gibi bir bölgede bile körüklenen etnik milliyetçilik etkisiyle herkesi herkesle kanlı bıçaklı hale getirmeyi başarmışlardı. Halen daha Balkanlar, küçük bir kıvılcımla dahi kan gölüne dönmeye namzet bir bölge olma özelliğini maalesef koruyor. Bölgesel kaos ve savaş, tarafların sürekli borçlanmalarına yol açıyor ve küresel finas kuruluşlarının bu borçların faizinden yüksek kârlar elde etmesini sağlıyor.

Söz finans konusundan açılınca aklıma geldi. Yıllar önce Arap sermayeli bir bankanın genel müdürünü mesleğim gereği ziyaret etmiştim. Kendisiyle dünyadaki genel durum ile ilgili sohbetimiz olmuştu. Oldukça dertliydi. Bize Türkiye’de yeşil sermaye diyorlar ve aleyhimizde propaganda yapıyorlar, oysa biz uluslararası piyasalar ve finans sisteminin kurallarına uyarak çalışan diğer bankalar gibi bir bankayız. Mesela geçen hafta, patronu bankamızdan faizle kredi alan filan gazetedeki bir haberde bizden bahsedilirken “yeşil sermaye” ifadesi kullanıldı. Dünyanın bir çok ülkesinde şubelerimiz var, Amerika’da İngiltere’de insanlar şubelerimize para yatırıyorlar, kredi alıyorlar ve böyle bir muamele ile hiç karşılaşmıyoruz. Türkiye’deki bu tuhaf tavırdan kurtulmak istiyoruz demişti. Din veya ırk kavramlarıyla ilişkilendirilmek yerine, mesleki anlamda güvenilir olmalarının ön plana çıkarılmasını daha doğru buluyordu.

Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri 2018 yılında gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesinden bu yana gerginleşmişti. Erdoğan, bu cinayetten Suudi yetkilileri sorumlu tutmuştu. O günden bugüne, en azından olayı benim gibi gazetelerden izleyenler için bir gelişme olmadı. Dava unutulmaya yüz tuttu. Daha sonra dava dosyası, Adalet Bakanlığı’nın olumlu görüş bildirmesi üzerine 31 Mart günü Suudi Arabistan’a devredildi.

Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesine elbette herkes çok üzülmüştü. Bir masumun cinayete kurban gitmesi, üstelik olayın, güvenerek girdiği bir konsolosluk binasında gerçekleşmesi vicdan sahibi herkesi yaralamıştı. Bu meşum cinayetten sonra Batı dünyasından ve Kaşıkçı’nın çalıştığı Amerikan gazetesinden son derece zayıf protestolar duyduk. Geçen zaman içerisinde de cinayetten pek bahsetmediler. Oysa merhum Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan yönetimiyle Batı ve Batılı değerler adına çatışmıştı. Suudi Arabistan’ın en çok ihtiyacı olan şeyin Batılı ülkelerdeki gibi ifade özgürlüğü olduğunu yazılarında her fırsatta vurgulamıştı. Batı, ne cinayetin aydınlatılması konusunda, ne de dava aşamalarında Türkiye’ye doğru düzgün destekte bulunmadı. Hatta bazı Batılı gazetelerde Türkiye’yi suçlayan, olayda Türkiye’nin sorumluluğu bulunduğuna dair iddiaların yer aldığı yazılar çıktı. Kısacası Türkiye, hiç bir sorumluluğu olmadığı halde bu cinayet olayını ve davayı kucağında bulmuştu. Batı dünyası, mülteciler konusundaki umursamaz tavrını bu davada da gösterdi ve hiç sorumluluk almadı, taraf bile olmadı. Türkiye, Suudi yönetimiyle karşı karşıya bırakıldı. Cinayet, manevi anlamda vicdanları derinden yaralasa da devletlararası arenaya baktığımızda politik anlamda Türkiye dışında hiçbir devleti veya kuruluşu da olumsuz etkilememişti. Bu sonucu göz önünde bulundurarak, Türkiye’nin Suudi Arabistan ile bozulan ilişkilerini tekrar düzeltmesi çok normal karşılanmalı.

Diğer taraftan Ortadoğu’da adı konulmamış bir barış sürecinin yaşanmakta olduğunu da görmek gerekiyor. Türk-Suudi ilişkilerinin iyileşmesini sağlayan asıl faktörün bu süreç olduğunu düşünerek, iki devlet arasındaki ilişkileri Kaşıkçı davasına endekslememek gerekiyor. Barış konusunda ilk adım, Birleşik Arap Emirlikleri ile Katar arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi ile atılmıştı. Bunu diğer Arap Emirliklerinin aralarındaki sorunları çözerek yakınlaşmaları takip etti. Uzun süredir kanlı bıçaklı olanlar kucaklaştılar. İsrail ile de görüşmeler başladı ve bölgede barış rüzgarları esti.

Aslında Ortadoğudaki bu süreci başlatan eski ABD başkanı Donald Trump olmuştu. Suudi Arabistan kralı Selman bin Abdülaziz ve Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile birlikte 2017 mayıs ayında üzerinde dünya haritası bulunan ışıklı bir küreye el koyarak çektirdikleri fotoğraf hala akıllarda. Trump’ın bu konudaki girişimleri ve sözleri de unutulmadı. Ortadoğuya barış getireceğine söz vermişti ama yeniden başkan seçilemedi. Ancak Trump’ın görevde olmamasına rağmen barış sürecinin devam ettiğine şahit oluyoruz.

Başladığı zaman Türkiye’nin bu sürece dahil olup olmayacağı belirsizliğini korurken, şimdi Birleşik Arap Emirlikleri Devlet başkanı olan, o zamanki Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan’ın Türkiye ziyareti gerçekleşti . Kısa süre sonra 9-10 martta İsrail Cumhurbaşkanı Herzog, Türkiye’ye resmi ziyarette bulundu. Erdoğan ile el sıkışarak dosluk mesajı verdi. İki ülke arasında sorunlar olmasına rağmen dostluğun ve iletişimin devam etmesi gerektiği mesajı verildi.

Geçtiğimiz nisan aynın son günlerinde de Türkiye’den yayın yapan Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin muhalif televizyon kanalı Mekameleen yayınını durdurdu. Bu olayın Mısır ile ilişkilerin de yakın zamanda normalleşeceği yönünde bir emare olduğunu söylemek mümkün.

Şimdi akıllarda iki soru var; birincisi Donald Trump, Amerikan yönetiminde bir buçuk yılı aşkın bir süredir söz sahibi olmamasına rağmen, onun başlattığı ve öncülük ettiği bu süreç nasıl oluyor da devam ediyor, ikinci soru ise İran bu sürece dahil olacak mı?

Özellikle İran konusu medyamızda çokça konuşulmakta. İlk sorunun cevabı ile ilgili ise hiçbir medya kuruluşunda konuşmaya, tartışmaya raslamadım. Sanırım sorulması gereken asıl soru bu olmalı. Çünkü Ortadoğu Barış sürecinin başlangıcından itibaren küresel gelişmeleri takip edersek, kısa dönemde İran ve Ortadoğu’daki ilişkileri konusunda da bir öngörüye sahip olabileceğiz.

Bilindiği üzere İngitere, #Brexit ile Avrupa Birliği’nden ayrıldı. Bu ayrılış, bir siyasi partinin tercihi gibi görünse de, hem Kraliyet hem de İngiliz halkının orta sınıf diyebileceğimiz kesimi tarafından desteklenen kararlı bir adımdı. İngilizler, AB üyelikleri döneminde kendilerinden alınan vergilerin küreselci politikalar doğrultusunda, kendileri ile hiç alakası olmayan mecralara aktarılmasına tepkiliydiler. Hiç unutmuyorum, #Brexit öncesi bir İngilizle yaptığımız sohbette kendisi bana “Vergilerimizin güney kutbundaki penguenlere yem parası olarak harcanmasını istemiyoruz. Ülkem pek çok konuda geri kaldı, halkımız fakirleşti ama Avrupa Birliği bunu görmezden geliyor” demişti. Kraliyet ise Avrupa Birliği içerisinde bulunmanın uzun vadede hem ülkeleri hem de hanedan için iyilikler getirmeyeceğini anlamıştı. Geçmişteki “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” vasfını çoktan kaybetmişlerdi ve bu gidişle Vindsor hanedanının hakimiyeti de kısa süre sonra sona erecekti . Küreselciler başlangıçta Birleşik Avrupa mantığını ileri sürerek Birleşik Krallığı oluşturan unsurların bir arada tutulacağına dair poizitif izlenimler verdikleri ve uyumlu çalışır gözüktükleri kraliyetin altını bir karınca sabrıyla sessizce oymaktaydılar. İngiltere, hem kraliçenin tam destek verdiği iktidar partisinin, hem de küçük esnaf ve kobileri oluşturduğu orta sınıfın desteği ile Avrupa Birliği’nden ayrıldı. Bu ayrılık küreselcilerin gezegen ile ilgili planlarına vurulan büyük bir darbe oldu.

İngiltere, AB’den ayrılarak, bağımsız bir ulus-devlet olarak kuşkusuz tek başına ortada kalmadı. Hinterlandındaki pek çok ülke ile birlikte küreselciler karşısında alternatif oluşumlara yönelerek, bir zamanlar önderi oldukları CommonWealt benzeri alternatif bir güç alanı oluşturma peşindeler. Ayrıca haritasını Birinci Dünya Savaşı sonunda çizdikleri, hatta ismini koydukları Ortadoğu’da hiçbir zaman nüfuzlarını kaybetmediler. Trump döneminde başlatılan Ortadoğu barış sürecinin arkasında görünmez güç olarak İngiltere var. Bu yüzden, Trump artık başkan olmasa da süreç devam ediyor. Amerika’daki Cumhuriyetçilerle İngiliz kraliyeti arasında güçlü bağların gezegenle ilgili küresel konularda bir tür ekip çalışması görüntüsü verdiğini söyleyebiliriz. Peki karşılarında kimler var? Hiç kuşkusuz küreselciler dediğimiz, Amerika menşeili küresel sermayenin desteklediği Amerikan Demokratları. İşte İran’ın Ortadoğudaki bu yeni süreçte nasıl konumlanacağı ile ilgili püf noktası da tam burası. İran’ın son iki seçimden beri göreve gelen hükümeti, Amerika’daki küreselcilerle iyi ilişkilere sahip. Obama döneminde imzalanan nükleer konusundaki anlaşma ile bu durum su yüzüne çıkmıştı. İran zenginleştirilmiş uranyum üretimi ve saklama kapasitesine sınır getirecek, nükleer tesislerinin denetlenmesine izin verecek ve tavsiyeler üzerine tesislerini modifiye edecek ya da tamamen kapatacaktı. Buna karşılık da İran ekonomisini zor durumda bırakan ambargo kaldırılacaktı. Amerika ile ilişkileri sürekli gergin tutan, hatta bu gerginlikten beslenen eski cumhurbaşkanı Ahmedi Necat’ın kesin kazanır gözüyle bakıldığı seçimleri kaybetmesinin ardından gelen tüm İran hükümetlerinin Amerikan Demokratları ile arasının iyi olduğunu görüyoruz. Nitekim Amerika’da Cumhuriyetçiler iktidara gelir gelmez işler değişmişti. Donald Trump, İran ile olan nükleer anlaşmadan çeşitli sebepler ileri sürerek Mayıs 2018’de çekilmişti. Kısacası İran yönetimi, çizginin demokratların olduğu küreselci tarafında bulunuyor. Joe Biden iktidara geldiğinde İran ile nükleer anlaşmasının tekrar gündeme gelmesinin sebebi de buydu.

Bu itibarla öncüsünün Donald Trump olduğu Ortadoğu barış sürecinde İran’ın asla yer alamayacağını söyleyebiliriz. Diğer taraftan İsrail’in kendi “güvenliği” açısından, Arap Emirlikleri ve Suudilerin de hem ülkelerinin çıkarları, hem de açıkça söylemedikleri mezhepsel sebeplerle İran ile yan yana gelmeleri mümkün değil. Hatta bu birliktelik bir anlamda küreselcilerin koruması altındaki günümüz İran’ına karşı alınmış bir tavırdır diyebiliriz.

Suudi veliaht prensi Muhammed Bin Selman, çok iyi biliyor ki yakın zamanda fosil yakıtların dönemi bitecek. Kaçıkçı cinayetinden önce küreselcilerin Ortadoğu’daki planlarına ters düşecek çok büyük bir proje üzerinde çalışmaktaydı. Çölde Amerikadaki Silikon Vadisi benzeri ortam oluşturmak, üniversiteler ve teknokentler kurarak alternatif teknoloji/yazılım üssü kurmak…

Ortadoğunun fosil yakıtlardan gelen paraya olan bağımlılığını gidermek istiyordu. Kaçıkçı cinayetinin tam da bu projenin hayata geçeceği günlerin arifesine denk gelmesi, prensin bu konuda bir komployla karşı karşıya kaldığı konusundaki şüphelerimi artırmıştı. O proje uluslararası destek gerektiren bir yeni oluşumun başlangıcıydı. Hatta konuyu iyi bilen Ortadoğu uzmanı arkadaşlarımla sohbet ettiğimizi, Türkiye’nin bu oluşumda mutlaka yer alması konusunda hemfikir oldğumuzu da çok iyi hatırlıyorum. Tahmin ediyorum bu proje yakında tekrar canlandırılacak.

Türkiye sürece katılarak, kendisine uzatılan barış elini geri çevirmeyerek doğru bir iş yaptı. Suriye ve Irak’ta rol kapmaya çalışan İran’ın bölgedeki Türkiye aleyhtarı oluşumlara destek verdiği çok net. Küreselci Amerikan demokratlarının bölgedeki planları, ülkemize ilişkin düşünceleri de çok açık. Dolayısıyla bu planların karşısındaki oluşumun içinde olmak Türkiye’ye bir şey kaybettirmez, tam tersine kazandırır.

Devamını Oku

Küresel Kriz

Küresel Kriz
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünya tarihindeki ekonomik krizler, genellikle yaşandığı yılların adıyla anılıyor. 1929’da başlayan ekonomik kriz de “1929 Büyük Buhranı” olarak kayıtlara geçmişti. Şimdi ise henüz adı konulmamış ve ama yaşandığı sene ile anılmayacak bir krizin tam ortasındayız. Pandemiyi “plandemi” olarak isimlendirenler için yaşananlar son derece doğal, beklenen gelişmeler. Taşımacılıkta kullanılan treyler sorunundan, teknolojide kullanılan mikroçip sorununa, tır şöförü eksiğine kadar çeşitli faktörlerden etkilenen bir dünya ekonomisi var artık. Tedarik zincirindeki aksaklıklar küresel ekonomiyi en zayıf noktasından vuruyor. Son yirmi beş yılda küreselleşmenin hayata olumlu yansıyan yönlerinin tadını almış olan insanlık, şimdi aynı olgunun kekremsileşen tadını hissederek yüzünü buruşturuyor.

Pandemi Çin’de başladığında, herkes Çinlilere tepki göstermiş ve virüsü dünyaya yaymakla suçlamışlardı. Şimdi tüm dünyada pandemi bitmek üzereyken, Brezilya’daki Rio Festivali iki yıl sonra yeniden maskesiz olarak yapılmaktayken, yirmibeş milyonluk Şangay kentinin tekrar karantinaya alındığını görüyoruz. Bu dev metropolü bazı ekonomistler dünya tedarik zincirinin başlangıç noktası olarak adlandırıyorlar. Pandeminin ilk günlerinde olayı sadece insan öldüren tehlikeli bir virütik hastalık olarak değerlendirmiştik. Oysa salgının ileri aşamalarında, pandeminin dünya ekonomisi üzerinde ciddi etkilere yola açacağı anlaşıldı. Bu krizden kimlerin, ne tür kazançlar elde edeceği konusunda insanların soruları henüz çoğalmadı ama etkileri oldukça büyük gürültüye sebep oluyor. Küresel krizin olumsuz sonuçları, küresel pandemi konusunda hiç bir suçu olmayan ulus-devletlere ve onların yönetimlerine mal oldu. Aslında salgını yoğun yaşayan ülkelerde sonuçlar çoktan alınmaya başlanmıştı bile. Örneğin İtalya, İspanya gibi ülkeler hastalığın bedelini oldukça büyük çaptaki ölümlerle ödediler ve bu ülkelerde sessiz sedasız hükümetler değişti. Gidenlerin yerine küresel sermaye ile uyumlu çalışmaya yatkın kişiler, partiler geldiler. Küresel salgın, bir yandan küresel ekonomiye ağırlık olan yaşlıları ve üretim süreçlerine katılma konusunda engeli olan hastaları veya bünyesi hastalığa meyilli kişileri “öldürürken” diğer yandan siyasi alanda da küresel sermaye uyumlu yeni politik oluşumların etkinleşmesi şeklinde sonuçlara yol açtı.

Küresel krizin etmenleri ve sonuçları arasında sistematik bir ilişki kurmaya başladığınız zaman ilk hedef olarak Çin’in tesadüfen seçilmediğini fark ediyorsunuz. Şangay örneğini verirken bahsettiğim gibi dünya tedarik zincirinin başlangıcı Çin. Eğer dünya ticaretine zarar vermek, dünyayı kaosa sürüklemek isterseniz Çin’i vurup, üretimini sekteye uğratmakla işe başlarsınız. Bu mantıkla bakarsak Çin’in pandemiyi çıkaran değil, pandeminin hedefi ve mağduru olduğunu düşünebiliriz. Böyle gözlemlerimi yazdığımda hemen Çin taraftarı hatta Uygur davasına ihanet eden kişi olduğumu söyleyen bazılarına sadece gerçeklerin peşinde olduğumu söylemek isterim.

Küresel sermaye, Çin ile üretimde işbirliği yaparken, diğer yandan da komünist sistemi artık bırakması ve liberal düzene geçmesi konusunda “çeşitli yöntemlerle” Çin yönetimini ikna etmeye çalışıyor. Oysa Çin, pandemi başta olmak üzere benzer risklerin üstesinden gelebilmek ve büyük nüfusa sahip ülkeyi yönetebilmek için varolan rejime sahip çıkmakta kararlı. Ülkenin yönetimini Batılıların güdümünde birilerine bırakmak istemiyorlar. Batı da bu kararlılığı çok iyi biliyor. Son günlerde kovid önlemleri kapsamında Şangay’da sokağa çıkan ve kurallara uymayanlara uygulanan işkenceye benzer görüntülerin basına sızdırılması da hiç kuşkusuz Komünist partisinin izni ile gerçekleşti. Çin, Şangay’a virüs püskürtenlere, ne yaparsanız yapın en sert önlemleri alır yine bertaraf ederiz mesajını veriyor. O görüntüleri Çin dünyayı tehdit ediyor diyerek yorumlayanlar büyük ve küçük resme takrar bakmayı denemeliler. Çin’in yerine kendimizi koymamız elbette zor. Yakın geçmişte açlıktan milyonlarca insanının ölümünü gören bir ülkeden bahsediyoruz.

Ukrayna savaşı, pandemiyle başlayan küresel krizin uzantısı olarak daha yıllarca süreceğe benziyor. Savaşın başlangıcında Rusya’ya karşı konulan geniş kapsamlı ekonomik ve siyasi tavrın, savaşı hemen bitireceğini zannedenler olmuştu. Çok yanıldılar. Bu, Rusya’nın başlattığı bir savaş olabilir, ama Batı’nın bitmesini istemediği bir savaş olarak devam ediyor. Kısa vadede Rusya’da bir yönetim değişikliği, Çin’de de rejim değişikliği gerçekleşemeyeceğini hesaplayan küresel sermaye, hem kendisine politik alanda hareket serbestisi kazandıracak devletlerüstü organizasyonları yeniden canlandırmak, hem de ekonomik anlamda pazar alanlarını korumak için iki kutuplu dünya düzenine dönüşe hazırlanıyor. Ukrayna savaşı bu planın hem tetikleyicisi, hem de örtüsü oldu. Dünya yine nükleer caydırıcılık konuşuyorsa, ekonomik alanda finans sistemleri ve ticaret yolları olabildiğince ayrılmışsa iki kutuplu soğuk savaş dönemine hoş geldin diyebiliriz. Ancak eskisinden çok farklı dinamiklere sahip bir soğuk savaş dönemi olduğunun da farkındayız. Çünkü artık küresel sermayenin gücünün, devletlerin çok üzerine çıktığı yeni bir dönemdeyiz.

Dünyaya yaşatılan bu adı konulmamış krizin tam ortasında Türkiye var. Ülkemizin geleceği bu dönemde atılacak siyasi ve iktisadi adımlara bağlı. Ancak devletler arasındaki ilişkileri eski soğuk savaş dönemindeki gibi zannedip, küresel resmi göremezsek, her konuyu/sorunu devletlararası ikili ilişkiler bazında değerlendirirsek, en avantajlı konumdaki ülke olmaktan çıkıp büyük kayıplara uğrarız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.